Buna da şükür ne demek?
“Buna da şükür” cümlesini Ankara’da büyüyen biri olarak o kadar çok duydum ki, bazen kulağımda bir fon müziği gibi çalar. Çocukken annem mutfakta pazardan aldığı sebzeleri dizerken söylerdi. Kış sert geçmiş, fiyatlar artmış ama yine de tencere kaynıyorsa “buna da şükür” denirdi. O zamanlar bunun tam olarak ne demek olduğunu düşünmezdim; sadece hayatın olağan bir parçasıydı.
Yıllar geçti, 25 yaşına geldim. Ekonomi okudum, verilerle uğraşmayı sevdim, tabloların arkasındaki insan hikâyelerini merak eder oldum. O zaman fark ettim ki “buna da şükür” aslında sadece bir teselli cümlesi değil; Türkiye’de, özellikle orta gelirli şehir insanının hayata bakışını özetleyen güçlü bir ifade.
Gündelik hayatta “buna da şükür”
Ankara’da yaşayanlar bilir; memur kenti derler ama son yıllarda bu tanım epey aşındı. Çevremdeki arkadaşlarımın çoğu özel sektörde, maaşlar birbirine yakın, beklentiler ise giderek yükseliyor. İş çıkışı Kızılay’da bir kafede otururken sohbet hep aynı yere gelir: kira, fatura, market fiyatları. Cümle genelde şöyle biter: “Zor ama… buna da şükür.”
Bu noktada “buna da şükür ne demek?” sorusu anlam kazanıyor. Aslında “daha kötüsü de olabilirdi” demenin yumuşak bir yolu. Tam bir memnuniyet değil; daha çok hayatta kalma refleksi. Türkiye İstatistik Kurumu’nun son yıllardaki hanehalkı bütçe verilerine bakınca da bu ruh hâlini görmek mümkün. Gelir artışı, özellikle genç yetişkinlerde, harcama artışının gerisinde kalıyor. Yani matematik net: elimize geçen para artıyor ama hissettiğimiz refah artmıyor.
Çocukluk hafızamda bu cümle
90’ların sonu, 2000’lerin başında büyüyen biri olarak ekonomik kriz kelimesini çok erken öğrendim. Babam akşam haberlerini izlerken döviz kurları ekrana gelirdi. Ben anlamazdım ama yüz ifadesinden bir şeylerin yolunda olmadığını sezerdim. Ay sonu geldiğinde “idare ederiz, buna da şükür” dediğini hatırlıyorum.
Bugün dönüp baktığımda, o cümlenin ardında bir istatistik gizliydi. 2001 krizi sonrası işsizlik oranları, reel gelir kayıpları, küçülen alım gücü… Ama bizim evde bunlar tabloya dökülmezdi; tek bir cümle yeterdi. Buna da şükür.
Veriler ne söylüyor?
Ekonomi eğitimi aldıktan sonra bu cümlenin veriyle nasıl örtüştüğünü daha net görmeye başladım. OECD raporlarına göre Türkiye’de yaşam memnuniyeti, gelir düzeyiyle kıyaslandığında beklenenden daha yüksek. Yani insanlar, nesnel olarak zor koşullarda yaşasalar bile öznel olarak “idare eder” bir ruh hâlini koruyor. Bunun kültürel karşılığı tam olarak “buna da şükür”.
Bu yaklaşım bir yandan dayanıklılığı artırıyor. İnsanlar küçük kazanımları fark etmeyi öğreniyor. Ama diğer yandan riskli bir tarafı da var: Daha iyisini talep etmeyi geciktirebiliyor. Çevremde bunu çok görüyorum. Daha iyi bir iş mümkün ama “şimdiki de fena değil, buna da şükür” diyerek yerinde sayan insanlar var.
İş hayatında “buna da şükür” anları
İlk işime başladığımda asgari ücrete yakın bir maaş alıyordum. Excel tabloları hazırlıyor, verileri temizliyor, rapor yazıyordum. Mesai uzadığında içimden söylenirdim ama ay sonunda maaş yatınca yine aynı cümle dökülürdü ağzımdan: Buna da şükür.
Ofisteki herkesin hikâyesi benzerdi. Kimi üniversite mezunu, kimi yüksek lisanslı ama ortak payda aynıydı. Türkiye’de genç işsizliğin ve eksik istihdamın yüksek olduğunu gösteren raporlar, bu masaların etrafında ete kemiğe bürünüyordu.
Peki bu ifade bizi ileri mi taşır, geride mi tutar?
“Buna da şükür ne demek?” sorusunun tek bir cevabı yok. Bu ifade bazen psikolojik bir kalkan. İnsan, kontrol edemediği koşullar karşısında kendini koruyor. Ama bazen de alışmanın, normalleştirmenin bir yolu.
Ben artık bu cümleyi biraz daha bilinçli kullanmaya çalışıyorum. Şükretmekle yetinmek arasındaki farkı ayırmak önemli. Ankara’nın ayazında sabah otobüs beklerken hâlâ “buna da şükür” diyorum ama akşam eve dönüp veri setlerine baktığımda, daha iyisinin mümkün olduğunu da biliyorum.
Belki de mesele şu: Hayatta kalmak için buna da şükür demek gerekiyor, ama ilerlemek için o cümlenin biraz rahatsız etmesi şart.